İsimsiz Canavar

“He who fights with monsters should be careful lest he thereby become a monster. And if thou gaze long into an abyss, the abyss will also gaze into thee.”

Friedrich Nietzsche, Beyond Good and Evil

Bu serinin bir kısmını geçenlerde arkadaşımla birlikte yeniden izlemek bana neden anime ve mangayı bu kadar sevdiğimi hatırlattı. Beni başka bir dünyaya, zamana ya da insanlara götürmesinin ötesinde, kafamda döndürüp döndürüp cevabını bulamadığım ya da nerede durmam gerektiğini anlayamadığım noktalarda, başka bir insanın  o konuyla ilgili neler düşündüğünü okumak ve karakterleri aracılığıyla cevap aramaları beni çok etkiliyor. Mesela Kenshin (Rurouni Kenshin) ya da Vash’ın (Trigun) şiddet karşıtı olup da içinde yaşadıkları dünya ve düzenden ötürü şiddet ve ölümle devamlı yüz yüze gelmeleri benim için kesinlikle güzeldi. Aynı şekilde Psycho-Pass’te ahlak, iyilik, kanunlar, yargılama çerçevesi içerisinde dönen tartışmalar ev arkadaşımla beni uzun konuşmalara sürükledi. Monster da kesinlikle gerek hikayesi, karakterleri, gerekse aradığı cevaplarla kesinlikle bir başyapıt benim gözümde.

3Öncelikle hikaye. Doktor Kenzo Tenma 30’larında, Almanya’da oldukça ünlü ve başarılı bir beyin cerrahıdır. Gençtir, yakışıklıdır, başarılıdır ama oldukça da iyi niyetli ve alçak gönüllüdür (Tenma’ya düzeceğim methiyelerin sonu gelmez ya, neyse…). Kendisi aynı zamanda doktoru olduğu hastanenin yöneticisinin göz bebeği, kızının nişanlısıdır, yakında terfi edecektir. Gerçi Tenma’nın kayınpederi ile arası biraz limonidir; zira bu beybaba akademik alanda ne işi varsa Tenma’ya yıkar ve Tenma’nın kendi çalışmalarını terk etmesini ister. Ancak Tenma hastanedeki bu politik ayrımcılıktan oldukça rahatsızlık duymaya başlar. Bir akşam eline iki hasta gelir; 10 yaşlarında iki çocuk. Çocukların üvey aileleri olay yerinde can vermiştir, ikizlerden kız olanı ağır psikolojik travma içindedir, oğlan ise alnının ortasından silahla vurulmuştur. Tam ameliyata girecekken beybabadan bir telefon gelir ve Tenma’dan oğlanı bırakıp birazdan hastaneye getirilecek olan başkanı tedavi etmesini ‘rica eder’. Tenma’nın siniri artık limitine ulaşmıştır; Heinemann’ı reddeder ve oğlanı, yani Johann Liebert’i ameliyat eder. Bundan sonrası Tenma için yokuş aşağı ne yazık ki; Eva nişanı atar, Heinemann terfiyi başkası için kullanır ve artık hastanede ayak işlerine bakıyordur. Derken, Heinemann şüpheli bir cinayete kurban gider ve zaman içinde Tenma hastanedeki eski yerine kavuşur. Ancak tahmin edemeyeceği bir sürpriz onu bekliyordur; ameliyattan sağ çıkan Johann kelimenin sözlük anlamında bir psikopattır. Tenma’ya hayatını kurtardığı için teşekkür eder, komadayken Tenma’nın Heinemann’ı lanetlediğini duyup istediğini yerine getirerek Heinemann’ı öldürmüştür (Tenma nasıl duygulandı siz düşünün). Vicdanı rahat etmeyen Tenma, “Hayatı elinizde olan bir insanın başkalarını öldürecek bir psikopat olduğunu bilseniz onu orada öldürür müydünüz yoksa ne olursa olsun başkasının hayatını almayı kendinize hak göremez miydiniz?” sorusuyla cebelleşerek Johann’ı öldürmek üzere, elinde avucunda ne varsa terk edip 74 bölümlük bir yolculuğa çıkar.

Kenzo Tenma, Naoki Urasawa'nın Artbook'undan
Kenzo Tenma, Naoki Urasawa’nın Artbook’undan

Bu soru gerçekten de iç gıcıklayıcı bir soru. Tonlarca insanın hayatını, yüzünde her an solup gidecekmiş gibi duran bir gülümsemeyle alıveren bir insanın canı elimde olsa ben ne yapardım diye düşündüm durdum izlerken. “Herkesin hayatı eşit derecede değerlidir.” önermesinin yanlış olabileceği olasılığı aklımdan geçmemişti hiç. Bence Tenma’nın hikayesi tam da bu yüzden bir trajedi.

Burada, birkaç yıl önce okuduğum bir makaleyi referans göstermek isterim. Beliz Güçbilmez’in yazdığı Tragedya ve “Geç Kalma” Ontolojik ve Epistemolojik bir Yaklaşım adlı makalede 3 farklı döneme ait üç tragedya (Oedipus, Hamlet ve Oyun Sonu) incelenir. Tragedyadaki baş karakterin başına gelen olaylar/talihsizlikler hep gerçeği bilememekten, bildiği vakit de artık her şey için çok geç olmasındandır.

Tanrıların öncesiz ve sonrasız bilgisinin karşısında insana bahşedilen gecikmiş bilgi olsa olsa insanın bilgisizliğine, dolayısıyla da müdahalesizliğine ve iktidarsızlığına temel oluşturmaktadır. 

Kenzo Tenma önüne gelen 10 yaşındaki çocuğun bir sosyopat olduğunu, hele ki hasta yatağı başında Dr. Heinemann’ı lanetlerken Johann’ın onu duyup dileğini gerçekleştireceğini kesinlikle tahmin edemezdi. 9 yıl sonraki karşılaşmalarında gerçekleri öğrenen Tenma için artık tek çözüm hiç varolmamaktı.

‘Yitik zamanın peşinde koşmak’ tragedya kahramanlarının açığa çıkmamış yazgısı ve her trajik eylemin örtük yönelimidir. Dolayısıla bir tragedya metninde öykü ileri doğru akıyormuş gibi görünse de, tragedya kahramanlarının beyhude müdahale çabasının ima ettiği yönelim geçmişe, belirsiz bir başlangıç noktasına doğrudur. 

Bu geçmişe yolculuk gerçekten beyhudedir çünkü ne yaparsa yapsın, ne ölenler geri gelebilir ne de Tenma kendini tereddüt etmeden tetiği çekebilecek raddeye getirebilir. “Bütün hayatlar eşittir.” düşüncesi gerçekten de derine işlemiştir. Yolculuğuna devam ettikçe, Johann ile Anna’nin geçmişine ve çevresinde olanlara dair bilgisi arttıkça Tenma rahatlamak yerine gitgide daha da umutsuzluğa ve durum üzerinde ‘iktidarsızlığa’ sürüklenir. Başarılı bir cerrah olan ve her daim konumunu (gerek eşi gerek işiyle) koruyabilmiş Tenma için bu ‘kontrol dışı’ olaylar ve kontrolü yeniden alma çabası oldukça sürükleyiciydi.

üçlü
Reichwein & Eva & Lunge

Sonunda Güney Almanya’da Johann ile yüzleştiğinde Tenma, vaktiyle Johann ile Anna’nın annesinin yapmak zorunda kaldığı o zor seçimle baş başadır: eğer bütün hayatlar aynı derecede kutsalsa ama içlerinden birinin ölümüne karar vermek zorunda kalsan hangisini seçerdin? Bu paralellik de oldukça hoşuma gitmişti; gerçekten hayattaki bazı seçimler doğru/yanlış ikilisinden öte anlamlar taşır. Tenma’nın Johann’ı ikinci kez kurtarabilmesi (şiddetin getirdiği kimlik yitiminden silkinebilmesi) değişik/özel bir zihinsel durum bence. Terry Eagleton’un Tatlı Şiddet adlı kitabından bir parça alıntılamak istedim:

Başımıza gelebileceğinden korktuğumuz şeylere göre başkalarına merhamet ederiz, dolayısıyla bu korkuyu hissedemeyenler, başkalarına karşı da duyarsız ve kapalı kalır. 

Aklıma Johann’ın oynadığı korku oyunlarını getirdi. Merhamet ve korkunun iç içe örülü olduğunu düşünen Aristoteles, ikisi arasında “(…)acı bize ait gibi görünecek kadar nesnesine yakın olduğunda korkuya dönüşür” şeklinde bir ara çizgi belirler. Johann’ın çocuklarla apartmanların çatısında oynadığı korku oyunları da aslında bu korku/merhamet örgüsünü ortadan kaldırıyor o çocuklarda. 511 Kinderheim’da karşılaştığı ‘eğitim’den sonra Johann için geriye tek kalan ikiz kardeşi Anna ve annesinin -olası- kafa karışıklığının getirdiği ağırlık.

üçs
Johann Liebert

Animede sadece bu iki karakter önde değil, bir sürü değişik odak var. Tenma’nın nişanlısı Eva Heinemann ilk seferde aşırı gıcık ve iyilik timsali Tenma’nın tam zıttı olarak görünürken, kendini intikam almaya adadıktan sonra hayat onu gerçekten acınası bir karakter haline getiriyor ve sonuna doğru o baştaki iticiliğini aşarak içselleşebiliyorsunuz karakterle. Vakitle ısınılan (ama her daim bir nebze itici) Dedektif Lunge karakteri var. Adamı gördüğüm her karede ürperip teyze misali “Ay yeter artık, bırak şu çocuğun peşini bre adam!” derken buldum kendimi. Son olarak da Grimmer-san var, diğer favori karakterim. Her bir karakter uzun uzun incelenebilir; hepsinin hikayeye katılımı kararında ve hepsini yeterince tanıyabiliyoruz. “Neden böyle bir tepki verdi acaba…” dediğim bir karakter olmadı. Emile Scherbe’nin İsimsiz Canavar kitabı da ayrıca ilgimi çekti.

Dietrich & Anna
Dietrich & Anna

Sonuç olarak “Hanım hanııım, sadede gel de Monster’ı önerir misin önermez misin, onu söyle!” derseniz… hayır derim. Şaka bir yana, Monster herkesin hemen ısınabileceği bir anime değil bence, zira konusu çok yavaş gelişiyor, çok fazla bölümü var ve animasyonu eski. Bu noktalar sizin için sorun teşkil etmiyorsa, iyi düşünülmüş, ince işlenmiş bir hikaye ve karakter arayışı içindeyseniz lütfen balıklama atlayın.

NOT: Aldığım görseller şu Flicker hesabından. Bir de güzel bir Tumblr hesabı var, bir sürü incelemeye, fanart ya da doujin’e ulaşabileceğiniz bir yer.

tumblr_n2kbuth6jK1sruc1eo1_1280

Grimmer
Grimmer

8 Replies to “İsimsiz Canavar”

  1. Birinin bu anime hakkında birşeyler söylemesi çok güzel. Çok mutlu oldum

    1. Aaaa ben de birinin vakit ayırıp okumuş olmasına çok sevindim! Seri gerçekten izlediğim en iyilerinden biri; hızı, karakter tasarımı, olay örgüsü… Herşey tadında ve zekice yaratılmış. Johann ve Grimmer-san da yazıda belirttiğim gibi en favori karakterler benim için. : ) Animasyonun eski olması ve bölüm sayısının çokluğu yüzünden herhalde, çok insanın ilgisini çekmiyor Monster… Vakit ayırıp okuduğun ve güzel yorumlar bıraktığın için çok teşekkür ederim! Geceme neşe kattı. : )

  2. Keşke anime konusunda daha detaylı değerlendirlmeler de bulabilsem diye dolanırken bu güzel yazıya rastlamış olmam.

    1. Yaa yorumun gerçekten çok mutlu etti beni! Yazının hoşuna gitmiş olması da ayrıca sevindirdi, uzunca bir süredir buraya pek yazı ekleyemedim ama umarım kurcalama vaktin olur.

      Çok teşekkürler!!

Merve için bir cevap yazın Cevabı iptal et

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s